![]()
![]()
Bu kez adı üstünde balık konumuz... Ama öyle semt pazarlarında gördüğünüz türden değil burada balıklar... Pazara gittiğimde gördüklerime inanamıyorum...
Şimdi çok bilmişlik yapayım biraz... Şu bir boy adına Lüfer dediğimiz balık türlü evrelerden geçer... Her boyunun bir adı vardır...
Defne ya da Yarpak denen boyu vardır ilk önce... en küçük hali... adı üstünde defne yaprağı kadar! Ardından Çinakop! Bir boy büyüğü Sarıkanat! Daha sonra Lüfer!
Bu Sarıkanat’ın ve Lüfer’in çok güzel ızgarası olur! Tam mangallıklar anlayacğınız! Sonunda sağ kalıp da bir büyürse Lüfer son boyu olan Kofana’ya ulaşır! Kofana'da balığın artık oldukça yağlı ve büyük hali olduğundan en güzel pişirilme yöntemi buğulamadır!
Şimdi gelelim semt pazarlarına... Bir bakıyorum tezgahlarda defneler... Yazık çok yazık! Nasıl da katletmişler güzelim balık sürülerini... Hiçbir anlamı yok ki o boyda balıkları tezgahta satmanın... Üstelik balık nesline de yazık oluyor! Bir de bu boyları dene değil de hiç utanmadan “çinakop” diye satıyorlar! Bilinçsiz insanlarımız da bu balıkları yalnızca balık yemek adına alıyorlar! Zamanla da “bu nasıl balık yahu” diyerek balık yemekten de soğuyorlar!
İşte ben de arada bir balıkların gerçek hallerini görmek için (alamasanız da en azından görmek için) balık pazarına giderim!

Çocukluğumda artık yemekten bıktığım bir balık türü vardır ki şimdi ancak tezgâhlarda seyredebiliyorum kendisini... Kalkan! Ah ah annem ne çok da Kalkan yapardır! Biz de burun kıvırırdık! Bileydim bu kadar özleyeceğimi hiç burun kıvırarak yermiydim! Çok pişmanım çok! Eskiden İstanbul’da nerdeyse tüm balıkçı tezgâhlarında Kalkan bulabilirdiniz! Oysa şimdi o kadar az çıkıyor ki... Kilosu işte resimde de görüldüğü gibi 52 YTL!
Sardalyelere gelince:
Tuzlu sardalye vazgeçilemez bir tattır!

Şimdi de gelelim Çiroz’a! Bu Çiroz denen şey islenip ipe dizilerek güneşte kurutulan bir balıktır! Balıktır da ne balığıdır? Aslı Uskumru’dur! Amma zamanla İstanbul sularında Uskumru’nun da soyu tükenme aşamasına gelince Uskumru’nun yakın akrabası Kolyos’dan da yapılmaya başlandı! Babamın çok geniş bir mutfak ve içki kültürü olduğundan ben de kendimi bildim bileli Çiroz’la tanışığım!

Bu Çiroz benim için öyle bir tattı ki çocuğumda; tüm tatların önünde idi... Çocuklar tatlı sever değil mi? Ben ise tam tersi kardeşlerim çikolata yemenin yolunu ararken, babamın çirozlarını aşırma derdine düşerdim! Mutfak duvarında ipe dizli olarak asılmış çirozlarda idi ben gözüm... Kedimiz bile benim kadar düşkün değildi eminim çirozlara...Kaptığım gibi çirozu kemirmeye başlardım! Onu öyle yemenin tadını hiçbir şeyde bulamazdım... babam akşam eve geldiğinde ağlamaklı bakardı duvardaki tek tük çirozlara! Çiroz tabii ki benim yaptığım gibi kemirilerek yenmezdi... Önce bir sac üzerinde hafifçe ısıtılır... Bu ısıtmanın sonucunda kuru etler kılçıktan ayrılır! Ayrılan etler bir tabağa alınır... Üzerine güzelce sızma ve sirke ile sos yapılır... Dereotu olmazsa olmazdır üstüne!
Oh! Afiyet olsun! Rakısız yenirse eğer zıkkım olsun!
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İstanbul soğuk! Soğuk ama yağış yok! Yağsa da yağmasa da soğuk öyle bir yapışır ki üstümüze tutup koparıp da atamayız üzerimizden! Bu yüzden midir nedir, sıcak gelir kalabalık sokaklar, caddeler bizlere? Gerçi yılın en sıcak havalarında da kalabalıktır İstiklâl! İstiklâl Caddesini bilmeyenler -ki bu kişiler kesinlikle hiç İstanbul’a gelemmiş olanlardır- gına geldiğini düşünebilirler... Ama İstiklâlsiz bir İstanbul, İstanbulsuz bir İstiklâl düşünülemez! Ankara’da veya İzmir’de bir İstiklâl olur mu? Çok çalışmak gerek çoook! İnanın bir başka İstanbul nasıl yoksa bir İstiklâl’de yok! Matematiksel olarak düşünce doğal olarak İstiklâl küçüktür İstanbul’dan... Ya da İstanbul büyüktür İstiklâl’den! Aferin bana! Bayağı da kuvvetliymişim kümelerde yav! İşte belli oluyor değil mi benim yine nerelerde gezdiğim! Kuşu bırakırsan kafesten en huzur duyduğu dala gider konar ya benim ki de o örnek! Nefes alabiliyorum bu yolarda... Huzur kaplıyor içimi... Kayboluyorum büyük insan boşluğunun içinde.... Sağımdan solumdan yüzlerce yüz akıp gidiyorlar! Kimis çok tanıdık, kimisini hiç görmüyorum bile... Tüm duygular var suratlarda... Kızgınlar da, üzgünlerde, kederlilerde... Uçmuş uçmuş gülenlerde.... Tedirgin bakışlarla bakınanlarda... Yalnızca ayaklarını izleyerek yürüyenlerde... Onların gözlerini de kaldırım taşlarına bakarak görürüm... Taşlar ayna gibi mi? Hayır değil... Ama taşlar üzerinden geçip gidenlerin ruh hallerini hep içine kaydeder gibi gelir bana! Bu yüzden pek yabancılaşmıştım ya bu sık sık kaldırım taşları değiştirilmesinden... Bu yabancılaşmam yine de geçmiş değil ne yazık ki... Hele yeni yeni açılan alışveriş merkezlerinin yapaylığı, ucuzluğu daha da zorlaştırıyor uyum durumlarımı... Ben İstiklâl’imi kaybetmemek savaşı veriyorum... Ama kendi kendime... İçimden içimden... Oysa değişen zaman ve insan var karşımda... Değişme kaçınılmaz... Olacak! Ama değişimin siyasal değişimle uyumu beni ayrıca rahatsız eden... Bir alışveriş merkezi vardı bu siyasi düşünceye yakın... Yenilendi(!) güya! Ama inanın daha da krolaşmış bir hallerde arzı endam etmekte İstiklâl’in göbeğinde... Bırakın içine girip de alışveriş etmeyi, önünden dahi geçmek istemiyorum! Ben sokak kedilerinin tezgâhlarının altından ustaca gezintiler yaptığı Balık Pazarı’nda gezindim biraz son gidişimde.... Hava soğuk ya! Niyetimiz bi bira içip, midye yiyip sıvışmaktı sokak kedileri gibi ortadan... ama işkembecinin önünden geçerken doğal olarak tutamadık kendimizi... Tam anlamıyla daldık dükkândan içeri... Çöküverdik bir masaya! Eşimde üşümüş besbelli ki benim çorba isteğimi hiç itirazsız onayladı! Ayıptır söylemesi olmaktan çıktı artık! Ayıp mayıp işte görüntülü olarak! Önden tuzlama, ardından kokoreç! En arkadan da zerde geldi huzura!
Ayıp ayıp bana yahu!
Tü bana!
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


Serpil sorunca ben de oğlumun Bursa'dan dönüşü yazayım dedim... yazdım yazdım! Blogcu kitlendi... Sürekli şifre istiyor... Yazıyorum yazıyorum... Blogumda açılmıyor... Ben bu blogcudan çok şikayetçiyim... Yazdığım yazı uçtu gitti! Ben de yazmaya bloger'dan devam ettim! Artık daha çok oraya yazacağım bu gidişle... Böyle sorunlarla boğuşmaktansa yazmaya odaklanmak istiyorum! Haksız mıyım?
Merak ederseniz eğer buraya buyrun!
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dün (15 Kasım 2006) İstanbul sokaklarında taban teptim yine... Ayartıyor beni bu havalar... Sevdiceğinle buluşur gibi bu kaçamak havalar... Aman ne olur değerlendirin!



İstanbul’da pastırma yazı günleri...
Bugünler “pastırma yazı” günleri... Benim takvime göre de bir anlamı vardır...İlk bebeğimi pastırma yazının bitimi ile başa baş kucağıma almıştım... gebeliğimin son günleri... Nasıl bir lodos... sıcak sıcak esiyor İstanbul’da lodos... Son gece... İlk işaret geldi... Eşimi uyandırdım... “Hastaneye gitme zamanı” dedim... Çocuk benden çok heyecanlandı.. “Çocuk” diyorum... Çünkü bugün geriye bakınca gerçekten çocukmuşuz anne-baba olduğumuzda... Bende bir sevinç, çocukta(!) bir heyecan! Gitti taksi bulmaya... Akrabalarımızda konuktuk gebeliğim sonuna dek... Evimiz kentin dışında olduğundan hastaneye ulaşmamız kolay olsun diye son günlerde bir akraba yanına ilişiverdikti... Bana kalsa evimde geçirmek isterdim gebeliğimin son günlerini... Şöyle sere serpe, uzanarak uyuyarak... Tam bir işkence idi son günlerim açıkçası... Yazsam birkaç gün sürer yazmak... Yaşamım boyunca hiç karşılaşmadığım olayları hep bu sayılı günlerle sınırlı konuk günlerimde yaşadım! Neyse... Banyoda sıcak su donanımı da olmadığından hemen küçük tüpün üstüne su koyuverdim... Bir güzel su dökündüm..Akşamdan yıkadığım elbiselerimi almak için balkona çıktığımdan nasıl bir esme... Koca sıcak ayarda bir fönü bana karşı tutuyorlar sanki... Saçlarım upuzun... Evde konuk olduğumuzdan kimseyi uyandırmak istemediğimden fön de kullanmayacaktım... Bak sen Tanrının işine... Bir güzel kurudu saçlarım rüzgarda... Parfümüme varıncaya kadar sürdüm sürüştürdüm... Kolay değil, anne olacaktım... Bebeğimi en güzel görüntümle karşılamak istiyordum... Büyük bir sevinç oluştu içimde... Biliyorum tüm gebeler bu duyguyu yaşamışlardır... Böyle anlarda çekeceğiniz sancıyı değil, kucağınıza alacağınız bebeğinizi düşünürsünüz... Bir de aylardır kaplumbağa gibi dolaşmaktan da kurtulacaksınızJ Kolay mı! Ben bu yüzdendir ki kişilerin doğum günlerini kutlarken asıl kutlanması gerekenin anneler olduklarını düşünürüm... Kimse doğduğu günü hatırlamaz... Ama doğuran için o gün asla unutulmaz... Neden çileyi çekeni değil de, hatırlamayanı kutlarız acep? Bu da bir bakış açısı... Bir de on-onbeş çocuk doğuranları düşünün... Neredeyse yılın her ayında çocuk doğurmuştur... her ay onun için doğum günüdür... Doğal olarak bu gibi kadınlar doğum yaptıkları günleri hatırlamak ne kelime eminim unutmak isterler... Zira önünde daha yeni doğumlar vardırJ Biraz ironi oldu ama olacak o kadar...
Eşim ağabeyinin yatak odasının kapısını bir tıklattı... taksiye binip gideceğiz.. “Sabah kalkınca bunlar nereye gitmiş demesinler” imiş.. Ağabey ve karısı uykulu gözlerle dikildiler kapıya... Kadın aynen şöyle söylendi: “Ayol bu sana kapris yapıyor! Böyle doğuma mı gidilirmiş düğüne gider gibi... Doğuma giden kadın olsa çığlıklarından apartman ayağa kalkardı... Eşim boş gözlerle bana baktı... “Evet canım kapris yapıyorum! Hadi hastaneye gidelim ne olur!” diye dudaklarımı büzüştürdüm... O anda hiç de tartışacak durumda değildim... Sabaha karşı saatler olduğundan yollar bomboştu... Hastaneye çabucak ulaştık... “Hasta kabul” işini hallettikten sonra sancı odasına yollandım... Gözetimi altında olduğum doktor ancak sabah mesai saati başlangıcında geldi doğal olarak! Benim sancılarımın yetersiz olduğunu ve aşırı stresten kasılmış olduğum tanısını koyarak serumları taktı kollarıma... İki kolumda iki serum... Of ya! Ne güzel gezinip duruyordum... Daha önce ancak filmlerden görebildiğim sancı çeken kadınları burada güzel güzel gözlemliyordum! Bir doğulu kadıncağız vardı ki; asla unutamam! Nasıl bağırıyordu! “Açın camları! Kendimi atam! Ölüyorum ben!” Yeni yetme aklımla kadına destek olmaya acısını hafifletmeye çalışıyordum... Deneyimli gebeler ise “sen kendine bak, bırak onu” diyorlardı... Benim için hava hoş... Sancılar güzel güzel gidip geliyordu... Barışıktık ben ve sancılar... Kadıncağızın bağırmalarına doğum sonra hak verdim... Bir altı kiloluk tosuncuk doğurmuştu... Benim doğurduğumun tam iki misli nerdeyse... Üstelik altıncı bebeği idi kadının... Neyse ben serumları damardan damardan yedikçe şiddetlendi sancılar... ama nefes alıp verme tekniği ile hiç deneyimim olmasa da baş edebildim sancılarla... Zamanın geldiğini söyleyerek doğum haneye alındım! Camlar açıktı ben doğum masasında yatarken... Sıcak lodos esken ben tüm gücümle bebeğimi doğurmaya çalışıyordum... Ebe yetişti, aldı bebeğimi... Göbeğini kesti, sardı sarmaladı...Bu arada cam açık olduğundan üşüyecek diye düşünerek cama doğru yöneltmiştim başımı... Birden yağmur başladı... Nasıl ama şakır şakır... Sanki anneliğimi kutluyordu gökyüzü... “Bereketle geldi senin oğlan” dedi ebe... Ben hâlâ ağlamsını duymamıştım... Bir baktım, parmağını emiyor, fıldır fıldır havaya bakıyor... Güya bebekler uzun süre pek bi şeyler görmezmiş..
Ya işte böyle... Bir pastırma bebeği benim ki... Doğar doğmaz “pastırma yazı” bitmiş, artık kara kışa girmiştik... yağan yağmurların ardından poyraza dönmüştü hava... Hani köyde doğum yapan kadınlar eskiden takvimi bilmezde böyle zamanları doğum zamanını belitmek için kullanırlarmış ya! “Ben seni kirazlar çiçek açarken doğurdum!” “tarlayı hasat ederken doğurdum” “buzlar çözülürken doğurdum... İşte o hesap ben de Pastırma Yazın’nda doğurdum ilk bebemi...
Paylaşayım dedim! Daha birkaç gün var Pastırma Sıcakları... Değerini bilin... Çıkın dışarı, doğaya atın kendinizi olanaklar ölçüsünde...
Ardından bi gelir ki kara kış... Güneş depolayın içinize...
Sağlıcakla kalın efendim!
Bu yazının okunabileceği bir başka adres:http://turkiyelininortakblogu.blogcu.com/
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ben böyle bayramın?
Bayram günleri İstanbul’da kabusa dönüştü son yıllarda... Önce Refah’lı ardından Fazilet’li en sonunda da Adalet’li yönetimlerle İstanbul’da yaşamak çok zor inanın... Cumhuriyet tarihi boyunca daha önceki belediyelere nasip olmayan parasal kaynaklar ibadullah! Denizde kum, belediyelerde para! Ama halka dönük işler ne alemde ki.... İki yıldır İstiklâl Caddesi’nin kaldırım taşları değişiyor... Her değiştirilen taş bir öncekini aratıyor...
Kavşak yapımları belli bir plan içinde yapılsa hoş... Ancak bir anda yüzlerce kavşak yapımı trafiğin tam anlamı ile felcine yol açıyor... Bu arada bol bol kredi dağıtan bankalar sayesinde trafiğe her gün yüzlerce araç eklenmekte... Gelişmiş dünya ülkeleri artık bireysellikten toplumsal yaşama dönmek ve çevreye verilen zararı en aza indirmek için ellerinden geleni yaparken biz ise tam tersi bir düzende hızla yol almaktayız... Konu yine dağılıyor, genişliyor... Ben ne yapayım... Olaylar, sorunlar zincir gibi birbirinin nedeni olduğundan böyle akıveriyor!
Ve her yıl artık alışkanlık yapan ucuz politikacı kafası bu yıl da aynı ucuz propaganda yollarını kullanmayı sürdürdü... İETT otobüsleri, metro, tramvay ve de uzun uğraşlar sonunda ele geçirdikleri Şehir Hatları Vapur İşletmeleri BEDAVA idi... Bedava idi de ne oldu... Bendeniz gariban Akbilli mi binebildim bu bedava toplu taşıma araçlarına? Yooo .... İnanın normal günlerde asla görmediğiniz sosyal yaşamın neresinde yaşıyorlar asla oturtamadığım bir tür yaratıklar tüm kenti ele geçiriyorlar...
Birinci günü sakince evde geçirmek daha uygun geldi bize... Çoğu kutlamayı telefon ve mesajlarla hallettik... Ne arabalı ne yayan yola çıkmayı hiçbirimiz göze alamadık anlayacağınız! İkinci gün “artık yeter” dedim! “Ne olacaksa olsun!” Küçük oğulla düştük yollara... Hava da bi güzel! Misler gibi... Aklıma, gönlüme korularda kırmızı yapraklar üzerinde yürümek gibi duygular düşse de bayram günü oraların ne halde olduğunu düşünüp hemmen bu düşüncelerden uzaklaştırdım kendimi...
Büyük oğula “hadi Taksim!” dediğimizde gözlerini büyüterek ”siz aklınızı mı yediniz? Taksime gitmek mi?” diyerek karşılık vermesi ve bizle asla yola çıkmaması da hiç moralimi bozmadı... Hani bazen bi cesaret gelir ya insana... Deli cesareti... Öyle bi hallerdeyim... “Kak kak... Biz gidelim küçük oğul!” İlk adım durağa varmak... Dolmuş arıyor gözlerimiz... Yok! İETT otobüslerine bakmak bile acı veriyor, binmek neler hissettirir acep? Özel Halk Otobüsü geliyor. Biz de atlıyoruz hemencik... İyi... Fena değil... bizim gibi züğürtlere taksi gibi geldi valla İETT’dekilerin hallerini görünce... İnanın İETT’ye bedava binenler benden daha fakir değillerdir...

Neyse yolumuzu uzatıp Karaköy’den Tünel yapmak zorunda kaldık... Güzergâhı biz değil artık bulabildiğimiz araç belirliyordu... Tarihi Tünel bizi tüm şekerliği ile karşıladı bayram günü... İstanbulumun bir büyüğünün bayram ziyaretine gelmek benim de hoşuma gitti... Kokusu bile bir başkadır Tünel’in... Yüz yılı aşkındır kahrını çekmektedir bu kentin... Asansör gibi hareket etmektedir... Karaköy’den İstiklâl’in diğer bir ucuna çıkar... Taksim’den başlayan İstiklâl Tünel’de sona erer... Tünel adı da buradan gelir... Ha bu arada otobüsümüz Eminönü’den geçerken gördüklerim çok ilginçti...
Bu yaşıma kadar ki ömrümü İstanbul’da geçirmiş bir kişi olarak tüm samimiyetimle söylüyorum ki; hiç böyle bir kalabalık görmedim... Yeni Cami önünde tek bir güvercinin bile konacağı alan kalmamıştı... Vapur iskelelerinin önü ve çevredeki tüm yeşil alanlar hınca hınç doluydu... Bu kadar insanı taşıyabilecek vapur? Olası değil! Aklımı zorladım ama almadı! Mahşer gününün böyle bir görüntüsü olabileceğini düşünmeden edemedim... Hani miting kalabalıklarına çok karışmış, görmüş geçirmiş biri olarak söylüyorum bunu... Heyyy ben ne mitingler gördüm bi bilseniz... Ama bu onlardan çok farklı... Küçücük bebeler, sürüler gibi birbirlerinin peşine takılı kadıncıklar, kızcıklar.... Onları koyun gibi güden erkekler... Kişiler değil, sürüler... Bir sürü de değil... Sürü sürü...
Neyse şimdi Tünel’e dönelim...
Vardık Tünel’e... Saat 17 bilmem kaç!
Karşı yönden gelenlerle çarpışmamak için büyük uğraşlar vererek Taksim yönüne doğru akmaktayız... Karşımdan gelen kızcağız bana transit bir vuruş yaparken ceple konuşuyor... “Ay deprem olmuş! Haberin yok mu?”...
Bendeniz de içimden “Ooo kızım derpem olalı günler oldu... Yeni mi haberin oldu! Peh!” gibisinden oğluma döndüm...
“Yahu kıza bak! Depremi yeni duymuş!”
Oğlumda bana dönerek: “Bu arada milletin konuşmalarını mı dinliyorsun? Helâl olsun sana anne!” gibi laf sokuşturmaktaydı ki...
Küçük oğul telefonu titremiş... Neden ben değil de O’nun telefonu arandı şimdi... “Aaa deprem mi oldu! Eee biz sana dedik evde oturmayalım... Bak bizle gelseydin... Daha sinemaya ulaşamadık... İstersen bi sonraki matineye alalım bileti... Sen de gelirisin”
Ve devreye ben girerim... “Hadi kalk gel! Yanımda ol bari..”
Aaa gelmişim sinemanın kapısına kadar, şimdi deprem oluyor olacak diye...
Hey Tanrım! Bi huzur içinde film izleyemeyecek miyim ben!
Yeniden telefona sarıldım: “Çocuk! Bana baksan sen! Kalk gel hadi!”
IIIhhh! Gelmiyor!
Küçük oğula bakıyorum... “Kendi bilir... Kadermiş derizJ)) “
Biletlerimizi alıyoruz...
Küçük oğul “karnım aç benim.. Bişiler yemem gerek... Filmi anlayamam sonra”
Hepi topu on üç dakikamız var... Büyük bir hızla İstiklâlin ara sokaklarında bi büfede tıkınıyoruz... Bu arada tv başımda asılı... Son dakika deprem haberlerini vermekte... Tüm ahali sanki başıma üşüşmüş bana bakıyor sanıyorum... Ekmeğimi söyle iştahla yiyemedim yahu! Halbuki millet tv ye bakıyor... Uf ya!

Nihayet sinema salonundayız... Reklamlar başlamış bile... Benim yanımda bir çift sevgili... Oğulun yanında da... biz de anne-oğul... bayram bayram... İklimler... Nuri Bilge Ceylan’ın ödüllü filmi... Uzak’da tanımıştım yönetmen olarak O’nu... Bu filmde hem yönetmen hem oyuncu... Uzak ben de izler bırakmış bir film...Bakalım bu nasıl... Kendimi bi jüri üyesi edasında hissederek başladım izlemeye... (Bu arada bu adamın filmlerinin en büyük özelliği büyük sessizlikler içinde olmasıdır... ) Önüm arkam sağım solum... Hay mısırınıza, patlağınıza... ya hu nasıl bir ses çıkıyor anlatamam... Katur kutur... Kutunun içinden mısırı avuçlamaları ayrı bir ses ağızlarında çiğnerken çıkan ayrı bir ses... Böylesi sessizlik içindeki bir filmin izlenmemesi için daha etkili bi sabotaj olmaz herhalde... O an karar veriyorum... Ölmeden önce yapılacak çok işim var... Bunlardan biri de evimde mutlaka bir sinema sistemi kurmalayım... Sayısal ve şans topuna daha çok ağırlık vermeliyimJ Şu Sinan Çetin’in KAFİKA’sı da işimi görür ama olsun olsun be! Bi de benim olmayan evimde sinema odası olsun anasını satayım... hayal de mi yasak kardişim!
Neyse baktım olmuyor, nasıl uyarsam bu insanları diye düşünmeye başladım... Şimdi sözlü uyarıda bulunsam al sana ağız dalaşı... Film tam gümbürtüye gidecek... Bir de üstelik tüm sinema salonunu dolduranlar onlarla birlikte bana da cephe alacaklar... Ee diyemezsin ki şimdi: “Makinist kes filmi, bi kavga arası verelim sonra devam et ya da baştan başlat!” Üf ya!
BuldumJ
Başladım kulaklarımı tıkamaya... Nasılsa film sessiz... Keşke çantamda pamuk falan olsaydı... Öyle bi göstere göstere kapamaya başladım ki yanımdaki çiftin erkek olanı durumu kavradı... Zaten yiyen de o değil sevgilisiydi... Kıza mısırı yemeyi kesmesini çok fazla ses yaptığını söyledi... Kız hiç oralı değil... Bi de laf yetiştiriyor çocuğa... “Aman sen de gibisinden... Boşveeer be! “gibisinden... Bak ara olsun da ben sana boş veri gösterceğim! Diyorum... Ama arada yine kıyamıyorum... Oğlan dışarı gidiyor... Artık çişe mi, sigaraya mı bilemem... Belki de benim kızı haklamam için tek bıraktı... Ha bu arada bir de filme yüksek sesle eleştiriler de yapmıştı kızcağızımız...”Ee hadi konuş be” filan gibisinden! Şimdi ben bi döneceğim sana... Aaa kıyamam... Ana kuzusu... Boşver... Bayram bayram ağzımın tadı kaçmasın... Neyse çocuk daha güzel bi davranışta bulunarak kızı aldı ön sıralarda boş olan koltuklara götürdü de ikinci yarı mısır patlağı sessizliği içinde geçti... Belki çocuk kızın ağzını başka türlü kapamanın yollarını da bulmuş olabilir... Çok hınzırım di mi?
İşte böyle geçti bayramın bir günü!
Trafik canavarına 130 küsür can, seri katillere 7 can... Deprem ve korkusu... RTE’nin ve taifesinin tekne sefaları... Bir bayram böyle geçti... Tanrım beterinden korusun!
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı