![]()
![]()
Akşamları ne yapıyorum ben? Hiç gizlim saklım yok... Herkes bir şekilde utanıyor artık şu tümceyi kurmaktan...
“Televizyon izliyorum... Ama tartışma ve de belgesel programları...”
Ben dürüstçe söylüyorum ki balkon antenimle ulaşabildiğim birkaç ulusal kanalı izliyorum...
Gün içinde haber kaynağım benimle neredeyse tamamen ters köşe olan iki kanaldır... CNNTÜRK ve de NTV... CNN’in Türk’ü de olur muymuş demiştik ilk zamanlar... Olmayacağını da kısa süre içinde çözmüş olduk...
Adını Nergis Holding’in N’sinden alan NTV ne yazık ki Türk halkına ENTİVİ olarak yedirildi... NETEVE demek varken ENTİVİ adını bize bahşeden bu haber(!) kanalının da nerden güdümlü olduğunu böylece çözmek durumda kaldık...
Amacım şimdi oturup da sizin kafanızı hangi kanalın hangi amaca hizmet ettiğini sorgulamak için yormak değil...
Haberleri geçtik... Onlar nasıl haber veriyorlarsa ben kendimce çeviri yapıyorum... Beynimden süzerek alıyorum... Böylece de kendi doğrularıma ulaşıyorum... Ulaşamayanlara kolay gelsin... Hepsi bir tehlike olarak aramızda dolaşıyor ne yazık ki..
Bu kanallar bir konuyu gündeme getirmek istesin anında düğmeye basılmış gibi gündemi ters yüz edebilme gücüne sahipler...
Geçen gün aynı anda tam gaz “Trabzon’da neler oluyor?” diyerek oturumlar yapan ve de tüm Trabzon halkını terörün günah keçisi gösterenler kimler?
Neden “Diyarbakır’da neler oluyor” demezler acep?
Neyse geçtik haber kanalları..
Dizil kanalları arasında sinemanın verdiği hazzı bana yaşatan kanal doğaldır ki CNBC-E...
Bu kanalda yayınlanan ne varsa eleştiririm de ama içim sine sine de izlerim..
Ama damarlarımda dolaşan kan kendi dilimi arar durur... İzlemek zorundayım, izlemeliyim Türk dizilerini... Hepsini süzer süzer öyle izlerim.. Beğenerek izlediklerimi de herkesle paylaşırım... Baştan çizdiklerim Güneydoğulu ve töreli dizilerdir... Hiç almayayım, alana da engel olmayayım... Bu da ayrı bir yazı konusu... Sanki Tüm Türkiye Güneydoğu sanırsınız bu dizileri izlerken... Karadeniz’de İbrahim Tatlıses dinlemek ne kadar anlamsızsa Türk halkının Güneydoğu kültürünü bu kadar izlemesi de anlamsız bence... Koskoca bir Türkiye var! Gözünün bebeğini sevdiğim ülkem... Akdeniz’in, Egen, Trakyan, Karadenizin, Marmaran..
Ilgaz var , Torosların, Kaçkarların var senin... Buram buram Türk kokan havayı neden duyurmazlar bana da habire habire Güneydoğu?
Kafayı yine bi yerlere taktım besbelli... Dedim ya yazının başına “akşamları ne yapıyorum ben”
Bilgisayara dokunmak olanaksız olduğundan çocuklardan dolayı genellikle televizyon karşısında oluyorum... Gece oldu mu anca gazete okurum... Kitap okumam için sessizlik aradığımdan evin en kalabalık olduğu akşam saatlerinde kitap okuyamam... Üstelik arada kalk çay koy, meyve getir, çocuklara laf yetiştir kitap okumalarında zor oluyorJ Belgesel bulursam gerçekten atlarım o kanala...
Ama dedim ya Türkçe dizi izlemek de ayrı bir dinlenme ve de kendimi dinleme aracım oluyor... Konum “Ihlamurlar Atında “ve de başka birkaç dizi..
Bu dizi başlarken büyük hayaller kurmuştum... Jenerik harika görünüyordu... Yazlık sinemalarımızın bahçesine giriyorduk... Bu yüzden mi nedir beklentiler çok büyük oldu.. Yanlış olan da buydu belki... Hem eskinin güzelliğini hem de yenin hızlanmış teknolojisini birlikte istemek.. Zor bir denklem... Bu diziyi yapanlar da ne yazık ki eski günlere özlemimizin ne anlama geldiğini yanlış anlamışlar.. Yahu çatladım... Filiz hamile ve üç bölümdür mü nedir hâlâ Yılmaz’a söyleyemedi... Nedir yahu? Şu kadar tümce:
-Yılmaz ben hamileyim!
Eğer adamsanız arkasından getirebilirsiziz senaryoyu...
Bir CNBC-E dizisinin yalnızca bir bölümde tüm Türk dizlerinin bir sezon boyunca kullanacağı konular var... Adamlar öyle hızlı düşünüyorlar ki... Tam soruna odaklanırken yanıt pat diye geliyor... Hiçbir sahne olmadı ki ben önceden hissedeyim... Zevk alıyorum o anlarda nasıl da...
Ama bizim dizlerde kim iyidir, kim kötüdür... Beş bölüm sonra bu adam ne haltlar karıştıracaktır biliriz... Bile bile de izleriz... Bence Türk halkına artık bu tür diziler yapılmamalı... Senaryolar artık daha gerçekçi tekniklerle kaleme alınmalı... Adam gibi senaristler iş başına gelmeli... Biliyorum ki ülkemizde çok iyi senaristler var ama “halk bunu istiyor “ diyen bir kafa var ya bu ülkede... Tüm bu adamları bulup geldikleri yere göndereceksin... Bakın reklamlara... Çoğu ülkenin reklamlarından güzeldir bizim reklamlarımız... Geçen yıl İstanbulModern’de Avrupa Reklam filmlerinden seçmelerin bir gösterimine gitmiştim... Ağzım açık kalmıştı... 70'li yıllardaki reklam filmlerine benziyordu hepsi neredeyse... Bu mu Avrupa? Demiştim... Bizim reklam filmlerimizi yapanlar inanın dizilere bir el atsalar çağ atlarız çağ! Bize artık bizim hızımızı artıracak yatırımlar gerek... Ama sanki biz geri zekalı bir toplummuşuz dayatması yapıyorlar besbelli bu dizileri yazanlar, yapanlar... Bunların talepçisi de televizyon kuruluşları doğal olarak... Bize bunu yap getir diyorlar besbelli... Kadın programlarına dekor olarak kullandıkları kadınlara ve de seçtikleri konuklara bakınca bizi gerçekten geri zekalı olarak addettiklerini anlamamak olası mı? Bulmuş bi söz; habire dönüp dolaşıp bun söylüyor! “İzlemek istemiyorsan değiştir kanalı!”
Ulan! Hangi birinizi izlemeyeyim... Ülkedeki tüm ulusal yayın frekanslarını elinize geçirmişsiniz... Bir adama gibi adam çıkıp da kanal açmak istese tüm frekanslar elinizde... Tam bir tekel olmuşsunuz.... Neyse daha sayıp sıralamayayım....
Durum budur ay halkım! Dört bir yandan sarılmışız... Konun büyüğü küçüğü yok... Bir konunun ucundan tuttunuz mu arkasındaki sorunlar zincir gibi geliyor... Bir bakıyorsunuz ki hepsi bileşik kaplar örneği aynı sorun...
Birileri bizi fena halde gözetliyor.... Yalnızca gözetleseler neler neler yapıyorlar!
Yorum (4) Kalıcı Bağlantı

Biliyorum herkes çoktan başladı yünlerle sarmaş dolaş olmaya... Ama ben nedense havalar iyiden iyiye soğumadan pek yünlerle haşır neşir olamıyorum... Soğudu mu hava bu defa da elimden bırakamıyorum... Hani derler ya: "maksat muhabbet!"... Benim amacım da ısınmak demek ki... Yalnızca ısınmak değil, kafayı da oyalamak biraz... Eşim çok kızar elişi yapmama biliyor musunuz! Evlendiğimden beri bir savaş içindeyiz... Ki elişi için hani diğer işlerimi askıya aldığım da düşünülmesin... Ban şimdi diyor ki: "Kadınları eve hapsedip örgülerle, elişi ile oyalama politikası bu! Sen de buna alet oluyorsun... Kadınlar elişine kendilerini kaptırıp güya dünyada olup bitenden kendilerini soyutluyor gelişimlerini engelliyorlarmış! Biraz hak vermiyor da değilim... Ülkemizin okur-yazar insan sayısına, gazete tirajlarına, kitap satışlarına bakarsak aslında biz kadınların bu ülkenin kalkınmasında aslında ne kadar önemli olduğumuz apaçık ortada...
Çevremde bir çok okuma-yazma bilmeyen kadına rastlıyorum... Nasıl yaşadıklarını soruyorum... yaşadıkları zorlukları o kadar kanıksamışlar ki... Ben saydıkça o zaman farkına varıyorlar...Alışverişte, sokakta ve daha say say bitmez bir çok alanda okuma yazman yoksa yoksun işte... Ancak bir yabani gibi dağlarda yaşamayı becerebilirisn okuma yazma bilmeden... Oysa toplumsal yaşamın ilk koşuludur okuma-yazma... Yakından tanıdığım bir kadın var! Beş çocuk annesi... Hepsi oğlan... On iki yaşında evermişler kadını... Daha kadın değil ama evlendiğinde... Kız bile sayılmaz... Çocuk-gelin olmuş anlayacağınız! Oğullarını bu halde bile kapıcılık yaparak, düğün salaonlarında temizlik yaparak okutmuş... İkisi lise, biri üniveriste mezunu... Biri halen öğretmen olmak üzere üniversietde okumakta... En küçüğü daha anne eteğinde dolanmakta... Eee ne olmuş şimdi der gibisiniz... Kadının elinde benden önce cep telefonu vardı... Ama sayıları bilmiyor, mesaj yazamıyordu... Ve ne yazık ki halen öyle... Ben bu kadını her gördüğümde fırçayı çekiyorum... Nasıl kızıyorum anlatamam... "Yazıklar olsun senin çocuklarına" diyorum! Birinden biri de "şu kadına okuma-yazma öğreteyim" dememiş... Kadına da kızıyorum... "Çocukların okula ilk başladıklarında başlarına çöreklenseydin de sende öğrenseydin... Çocuğunun öğretmeni eminim sana yardımcı olurdu" diye söyleniyorum... Kaç kere bulunduğumuz yerin kaymakamlığının okuma-yazma kampanyalarından haberdar ettim... Evi kaymakamlık binasına benden daha yakın... Hiç oralı olmadı...O zorlukjlar içinde yaşıyor ama acısını ben içimde hissediyorum... Bir küfür savuruyorum 50'lerde iktidara gelenler... Sülâlelerini şey ettiğimin Köy Enstitülerini, Halk Evlerini kapatanların... Halkın aydınlanmasınının yolu kesip halkı geriye karanlığa mahkûm etmek için kuran kurslarına, tarikatlara yol verenlerin... Hepsini Tanrıma yollluyorum... Konu nerden nereye uzadı... demek ki bu konu çok daha uzar...
Benim özsöz söylemek istediğim şudur! Keşke yeniden Halk Evleri, Köy Enstitüleri yaşama geçse... Hayal gibi değil mi? Hayır değil... Biz istersek neden olmasın! Kadınlarımız okur-yazar olursa biliyorum ki tüm ülke ışıl ışıl aydınlanacak! Kutsallığın, namusun bez parçalarında değil vatanın bağımsızlığının sembolü bayrakta olduğunu anlayacaklar...
Tam yazımı bitirdim... Kulağım Ümit Zileli ve Mustafa Balbay'da iken bi gözümde star tv'deki kurabiyenin yapılışında idi... Adı "yemek saati" programın... Konuk da Medyum Memiş... Yıl 2006... Kadıncıklar(!) telefonu kitlemişler... Asla bilmsel olmayan hurafelerle dolu rüya analizleri yapıyor adam alenen! RTÜk nerde? Rüyalar psikologinin ve dahası psikiyatrinin alanına girer... Ama bu kadıncıklar hâlâ Medyum Memiş'den rüya açıklaması istiyorlar... Adamın(!) açıklamalarını münasip bi yerimle gülmek düştü bana... Hey kadıncıklar(!)... Nereye?
Yorum (6) Kalıcı Bağlantı

Bugünlerde elimden kitap düşmüyor desem yalan olmaz sanırım... Hatta kitaplar... Ne garip bi insanım ben yahu... Kitap okurum bir kaçını birden, elişi yapsam birkaçını birden... Yahu şunları tek tek halletsem ya... Kesin benim beynimin bi köşesinde bişey var! Ölürmüyüm bir tek kitabı elime alıp da bitirsem... Yok, olmaz yapamam...
Bu haftamın bir bölümü şu Fransızlarla geçti durdu... Fransız Meclisini iyice inceleme olanağı buldum aziz habercilerimiz ve haber tvlerimiz sayesinde:))) Deveciyan'ın Türk hükümetine nasıl da kafa diktiğini bu ela gözlerimle gördüm de şaşa kaldım... Bu halllere de mi düşecekti koca TC hükümeti... Bunu da mı içimize sindirecektik! Bunu da mı yutacaktık! Başlarım ulan AB'sine... hatta ve hatta ABD'sine... Ardından günün ikinci bombası geldi... Nobel edebiyat ödülü yeryüzünde başka edebiyatçı kalmamış gibi edebiyatın E'sinden anlamayan bi adama verildi... Bu adamın hangi kştabını elime alsam okumaktan okuayamamak durumuna geçerim... Bunun politik tavrınla ilişkisi yok! Adam yazamıyor... Birde çok güzel intihal yapıyor... Bunu ben bile yakaladım... Büyük edebiyatçı olmaya gerek yok! Bu arada çok tartışılan bir kitap da "baba ve piç"... Tüm ön yargılarımı rafa kaldırıp bu kitabı da okuyorum diğer kitapların arasında... Kitap bitince ben de kendimce bi değerlendirme yapacağım... Hakaret dolu satırlara dayanabilirsem tabii...
Muzazez İlmiye Çığ şu dünya yüzünde yaşayan en değerli bilim kadınlarından belki de ilk sırada gelmesi gereken... Dünyanın sayılı Sumerologlarından... "Kuran, İncil ve Tevrat'ın Sumerlerdeki Kökeni" herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum... Çok şey öğrenilen bir bilgi hazinesi... Öneririm..
Kürşat Başar'ın denemeleri... Başımı dinlemek istiyorum biraz derseniz... Kürşat Başar gibi akıcı bir dille yazan bir yazarın denemeleri tam kafama göre benim...
Son kitabımız hazin sonla biten gerçek bir yaşam öyküsü... Hıfzı Topuz Sabahhattin Ali'nin kısa ve hazin yaşamını kaleme almış... "Başın öne eğilmesin!" Yüreğiniz kaldırırsa okuyun derim... okumanızı da şiddetle öneririm... Bu ülkede neler olmuş, neler birmiş, ne canlar neler uğruna kimler tarafından yok edilmiş öğrenmke hakkımız değil mi? Zaten başımıza ne geliyorsa kim geliyorsa hiç bir şey bilmediğimizden gelmiyor mu? Bu pazarlık bu kadar... Yarın kesin görüşeceğiz... hoşçakalın!
Yorum (3) Kalıcı Bağlantı
ATAM'LA SANAL TREN YOLCULUĞU....(*)

Sabah kahvaltısını hazırlamak üzere mutfağa yönelmişken büyük oğulcuk henüz kalkmıştı... Benden önce davranıp bilsayarı açtı... Saate baktım... "Aman radyoyu aç da Zileli'yi kaçırmayalım" dedim... "Reklamlar var" dedi ve bilgisayardan müzik çalmaya başladı... Birden çocukluğuma gidiverdim... gözlerim doldu ve de hatta taştı... Boğazımda düğüm düğüm bi şeyler oldu da... neler oldu anlayamadım... Atalarım, ninelerim, dedelerim, anneannelerim haminnelerim.... sabah sabah ellerinizden öperim...Ruhlarınız şad olsun, yattığınız yerler ışıkla dolsun... Işıklar yağsın üzerinize...
İşte böylesi duygular seline dönüştüm durdum...Bu cd Atatürk'ün trenle yolculuk yaparken gramafonunda çaldığı taş plaklardan seçmelerden ortaya çıkarılmış... Taş plakların orijinal sesleriyle ...Çok hoş...çok... Bayıldım... Hani bazıları ağızlarına dolar ya! "Atatürk'ü sofralarınla şarkılarınla sevmek Atatürkçülük mü?" diye! Bal gibi de Atatürkçülük... Dibine kadar da Atatürkçülük... Dünyada düşüncelerini alıp da diğer kuşaklara taşımak istiyorsanız O insanın yaşamınında bir parçası olabilmelisiniz... Atatürk'le o günün Türkiye'sinde tren yolculuğu yapar gibi oldum biliyor musunuz? Çoğu şarkıya türküye zaten aşinayım... Benim sülalemde çalınan söylenen şarkılar türküler... Kendimi buldum... Altbeynimi elime aldım, bir daha tanıdım kendimi... Ben buyum işte! Ben bu güze ve zarif insanların soyundan geliyorum... ne zevk, ne zevk... Anlatamam... Çok azım, çok azız...Ama çoğalabiliriz di mi? Oradasınız! Sizler de bu zarif insanların soyundan olanlar beni okuyor ve hissediyor musunuz? Bu kaba saba arabeske, yobazlığa nasılda karşı durabiliriz acep? Bunların hesaplarını yapıyor musunuz?
Ben bu sabah kendimle gurur duydum... Çünkü bu cd'yi ben alıp da eve getirmedim... 23 yaşındaki oğlum seçmiş beğenmiş ve Atam trende ne dinlerdi diyerek dinlemek için almış gelmiş... Ve de baktım O da gözlerinin nemlerini benden saklayarak ve de içlenerek dinledi bir kısmını evden çıkmadan...CD'nin kapağı da kapak değil bu arada... Bir küçük doküman kitapçık... İçinde Ataürk'ün müzikle haşır neşir olduğu tüm bilgilerin dökümü var... Bestecilerden, güftecilere, yorumculara ait tüm bilgiler de var! Kimler yok ki cdde... Münir Nurettin Selçuk, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti...Hafız yaşar Bey...Deniz Kızı Eftelya... Yesari Askım Ersoy... Eeeee daha sayayım mı? Ben derim ki alın bir dinleyin... Pişman olmayacaksınız!
Bu arada beleş beleş reklamları izlediniz... Ama inanın fettullah'ın ve taifesinin ilahileri nur risaleleri çatır reklam yapılırken ben Atam'ın yaşamının bir anda parçası olmak için böyle bir olayı atlamak istemedim...
Bu şarkılar türküler terennüm edilirken "on yılda onbeş milyon genç" yaratılmış... Bunu da bir not düşelim...
(*) Bu albümün geliri TCDD vakfına bağışlanacakmış! Bildireyim...
Yorum (6) Kalıcı Bağlantı
Meğer ise biz kadınlar ikiye ayrılırmışız da haberim yokmuş benim... Gerçi ikiye ayrıldığımız düşüncesi bende peydah oldu ama sanki öyle bir anlam var gibi... Ben hangisiyim acep? diye düşeyazdım bir süre... Şifoniyerimde fanila var mı acep? Varsa kaç tane? Hepsi benim mi? Belki de evde yatıya gelebilecek konuklarım için duruyorlardır... Ay ya eve bir “fanila avcısı” baskın yaparda yakalarsa fanilarımı... Bak gördünüz mü? “FanilarıM” dedim... İyelik eki... Demek ki “her evde bulunan fanila o evde bulunan kadına aittir” gibi bir kanı varoluyor... Ben hangisiyim? Siz hangisisiniz?
Bu yazı öyle de böyle de ilgimi çekti... Yazarı bilinmiyor imiş... Ben de araştırdım; şu ana kadar bir bilgiye ulaşamadım... Yazarı ile ilgili olarak bir bilgi olursa sizlerle paylaşacağım...Bilgisi olan varsa paylaşsın...

Buyrun okuyun!
Fanila Giyen Kadınlar!
Onlar tam ortada kalan kadınlardandır. Aslında dıştan baktığınızda arzu ettiğiniz her yere koyabilirsiniz onları. Çünkü henüz fanila giydiğinden habersizsinizdir.
Eylül'ün sonlarına doğru, havaya ilk serinlikler inmeye başladığı andan itibaren giyerler fanilalarını. İlkbaharın ılık sıcaklıklarını hissetmeye başlayana kadar çıkarmazlar üzerlerinden. Çoğu bu ilk ayrılığı nezle veya hafif bir grip ile atlatır.
Hatta bir kısmınınn uyurken giydikleri çorapları, renkli hırkaları vardır. Çoğu sabahları giydikleri yünlü terliklerini ve sabah kazaklarını bulundurulur yataklarının baslarında. Onların tiril tiril sabahlıkları, burunları açık terlikleri, ince askılı gecelikleri bulunmaz.
Aslında öykünürler zaman zaman gidip alırlar da, ama bir türlü giyemezler. Giyseler de pek bir iğreti durur üzerlerinde. Onlara ait değildir çünkü. Sevgililerinden kocalarından önce en çok kendileri güler bu duruma.
Kiminin ellerinde, kiminin dudaklar inin kenarlarında, kiminin saçlarının ışıltısında, kiminin ince ayak bileklerinde gizlidir seksapeliteleri. Bunların ayrımında olmadıkları gibi erkeklerden önce kız arkadaşları fark eder tüm bu detaylarını.
Onlar erkeklere göz süzmeyi, küçük oyunlar oynamayı, çaktırmadan dokunmaları, ses tonlarına işve koymayı, şuh kahkahaları beceremezler. Bu halleri becerebilmeyi isterler. Hatta fanila giymeyen kadınları sessiz ve uzun uzun dinledikleri de olur, öyle olmaya karar verdikleri geceler de.
Sabahları aynanın karsısında saçlarını tutma biçimini, göz süzmeyi, şuh kahkahayı denerler. Dördüncü seferden sonra ya katılarak gülerler kendilerine yada "adam sen de boş ver ben böyleyim" diyerek çıkarlar banyodan.
Son derece tutkulu kadınlar olmalarına rağmen, bunu göstermekten çok anlaşılmayı beklerler. Onlar ortada kalan kadınlardan oldukları için anlaması ve ulaşması biraz zaman alır.
Onların ruhlarında her daim açan pembe bahar dalları saklıdır.Baharın gelişini herkesten önce sessiz bir coşku ile karşılarlar.
Saf bir yanları vardır. Pek çok olumsuzluğa rağmen çabuk inanıp pek çok kereler aldanırlar. Hatta öylesine saftırlar ki ruhlarının aradığı her neyse bir gün bir yerlerde gelip kendilerini bulacağına mutlaka inanırlar.
Sert, katı ve güçlü görünür çoğu, ama çok çabuk kırıldıklarını az insan fark eder. Geçmişlerine, aşklarına, dostluklarına, çocukken aşık oldukları film yıldızına, bazı şarkılara, hatıraları olan eşyalarına fazlasıyla bağlıdırlar. Ve kabul etmek istemeseler de giderek annelerine benzemeye başlarlar. Bazen hayatı hem kendilerine hem de çevrelerine zor kılarlar. Ancak onlarla ömürlük ilişkileriniz olur. Yaşamı geniş alanlara yaymayı, tutkuyu ağır ağır keşfetmeyi, bir göğse dayanarak uyumayı, güne erken başlamaları, yağmurdan sonra toprak kokusunu duymayı ve her aradığınızda orda olacağını bilmenin huzurunu yaşarsınız.
Pek çok kadın da, pek çok erkek de; hep "orada" olan fanila giyen kadınlarla yaşamın gerçekliğine ait detaylarını paylaşmak yerine, zor vakitlerde sığındıkları bir liman olarak görürler onları.
Ve unutmayın fanila giyen bir kadınla dostluk yaşamamışsanız, yahut fanila giyen bir sevgiliniz olmamışsa, yada anneniz fanila giymiyorsa henüz ruhunuzun kapalı bir penceresi var demektir.
(yazarı bilinmiyor)
Bendeniz de buradan devam etmek istiyorum...Ama yine bir alıntı ile...Sözleri tam da düşüncelerime cuk oturan bir Bülent Ortaçgil şarkısı...Tam da dilime dolandı ... Hayırdır....
Beni kategorize etme, benle oynama
Yaftayı yapıştırıp bana isim koyma
Karikatürleştirme beni, ilahlaştırma
Tabulaştırma sakın, tapulaştırma
Ben seni öyle sevdim, öyle sevdim
Ben seni öyle sevdim, böyle mi sevdim
Matematikleştirme beni, çarpma, bölme
Toplama, çıkartma sakın beni hesaplaştırma
Mekanikleştirme beni otomatikleştirme
Yarıştırma sakın onla bunla karşılaştırma
Ben seni öyle sevdim, öyle sevdim
Ben seni öyle sevdim, böyle mi sevdim
Sıkıştırıp tıkıştırma beni depolaştırma
Duygularım yok oldu, yüreğimi nasırlaştırma
Beni demoralize etme, depolitize etme
Her işten kaçar oldum, illegalize etme
Yorum (5) Kalıcı Bağlantı